Orta Nereye Düşer Doğu Nereye?

'Dini Bilgiler' forumunda Semerkand tarafından 10 Ara 2011 tarihinde açılan konu



  1. Orta Nereye Düşer Doğu Nereye?
    Vaz'-ı yed “konum olunca ..
    Farklı millet, kültür, din ve medeniyetleri
    Farklı millet, kültür, din ve medeniyetlerin yaşadığı geniş bir coğrafyayı böyle “ katedilecek bir arazi gibi görüp isimlendirmek, hem müstemlekeci bir zihniyeti hem de bir tekebbürü yansıtır. Aslında Hıristiyan Avrupa'nın gözünde “doğu, çok eski zamanlardan beri bir “ istikâmeti değil, “tenkîl edilmesi gereken bir kâfirler ve barbarlar sürüsünü ifade eder.

    Bilen bilir, Nasreddin Hoca'nın hikâyeleri gülüp geçilecek fıkralar değildir. Bugünümüze de ışık tutan hikmetler barındırır bu “kıssalar. Şâir Mehmet Aycı, hisselerini de çıkararak Hoca'nın kıssalarını “değişik okumaları örnekleyecek tarzda kitaplaştırmış (“ Nasreddin Hoca- Mehmet Aycı, Semerkand Yayınları, İstanbul-2004 ). Aycı, Nasreddin Hoca'nın “Dünyanın merkezi neresidir? suali üzerine, eşeğinin ayaklarının bastığı yeri gösterip “Tam burasıdır! cevabını yorumlarken, küre şeklindeki bir dünyada “her insan için dünyanın merkezi kendisi, dolayısıyla bulunduğu, yaşadığı yer değil midir? diyor. Öyledir. Bazı tesbitler “ ındîdir , subjektiftir ; doğrulanamaz ama yanlışlanamaz da. Meselâ yönler ancak bir noktayı esas almakla tayin edilebilir. Esas ittihaz ettiğiniz merkez sizin durduğunuz yahut bulunduğunuz yerdir; tartışılmaz.

    İmdi, vaktiyle devleti idare etmiş bir zât, kalkıp “Nevruz, Yakın Doğu ve Orta Doğu'nun en eski bayramıdır; bu sebepledir ki ülkemizde de asırlardır kutlanıyor. derse, yahut Türkiye'de yaşayan bir gazeteci, sınır komşularımız Irak, Suriye ve İran'ı kastederek yazısına “Orta Doğu Kaynıyor başlığını atarsa lâ havle çekmez misiniz?

    Vaz'-ı yed “konum olunca ..

    Batı Avrupalılar, hususen İngilizler ile Fransızlar, bulundukları coğrafyayı merkez kabûl etmek suretiyle dünyanın doğusunu, mesafe bakımından kendilerine nisbetle “Yakın Doğu, “Orta Doğu ve “Uzak Doğu diye isimlendirmişlerdir. Farklı millet, kültür, din ve medeniyetlerin yaşadığı geniş bir coğrafyayı böyle “ katedilecek bir arazi gibi görüp isimlendirmek, hem müstemlekeci bir zihniyeti hem de bir tekebbürü yansıtır. Aslında Hıristiyan Avrupa'nın gözünde “doğu, çok eski zamanlardan beri bir “ istikâmeti değil, “tenkîl edilmesi gereken bir kâfirler ve barbarlar sürüsünü ifade eder. Medenî terakkileri bu anlayışı değiştirmemiş olmalı ki, daha yakın zamanlara ait bu tabirler de coğrafyayı kaale almıyor. Nitekim İsveç ve Norveç ile aynı meridyen üzerindeki Libya hâl⠓Orta Doğuda, Batı Avrupa'nın da batısındaki Fas hâl⠓Doğudadır. Orta Doğu'nun şu aralar Türkiye'yi de içine alacak şekilde büyütülmesi “projesinde de müşahade edildiği gibi bu tabirler her zaman “sınırları sabit bir bölgeyi adlandırmamaktadır.

    Biz şimdilik işin bu tarafıyla alakadar değiliz. (Yakın Doğu, Orta Doğu, Uzak Doğu tabirlerinin Batılı zihniyetle alâkası sadedinde meraklısına salık verebileceğimiz iki yazı var: Birisi merhum Cemil Meriç'in “Mağaradakiler kitabında yer alan “Kaypak Bir Mefhum: Orta Doğu başlıklı yazı. Diğeri, Mustafa Armağan'ın “Osmanlı Tarihinde Maskeler ve Yüzler kitabındaki “Orta Doğu Nasıl İcat ve İmal Edildi? yazısı.)

    Kendi cenahımıza dönelim; bakalım biz bu meselede Hoca'nın eşeği kadar olsun “ vaz'-ı yed edebiliyor muyuz? Yaşadığımız memleketi “Yakın Doğu yahut “Orta Doğu diye isimlendiriyorsak, vaziyetimiz Batı Avrupalıların ikâmesi esas alınarak “tayin ediliyor, Avrupalılar tarafından “belirleniyor demektir. Bu, kendimizi yok saydığımızın resmidir. “Vaziyet eski imlâda “ vaz '-ı yed şeklinde yazılan bir birleşik kelimedir ve aslında “el koyma, duruma hâkim olma, hâli tayin etme manâsına gelir. Mantık ilminde bir şeyi isimlendirmeye, isim verme salahiyetine de eskiden “ vaz '-ı yed etme denirdi. Yönümüzü tayin edemediğimiz çok açık. Bulunduğumuz yeri bile kendimizin adlandıramadığı ortada. Böyle başkaları tarafından belirlenmek, nesne derekesinde bir edilgenliğe dûçar olmaktan başka gayr-ı sahih bir bilgiyle kendimizi yanlış tanımaya da sebebiyet verir. Hele de bu başkaları “ ağyâr Avrupalı ise, “belirleyenler olarak kendi zaviyelerini, peşin hükümlerini ve niyetlerini “belirlenene ait hakikatlermiş gibi göstererek, aşılmaz bir mugâlâta çukuruna mahkûm ediveririler sizi. Vaz '-ı yed edemediğimiz o kadar ortada ki, el'an Büyük Orta Doğu Projesi'nin tam ortasında “dolar mukabili ne iş olsa yaparım abi teşneliğinde aylak aylak dolaşıyoruz. Demek ki son bir asır içinde “ vaz '-ı yed boşuna “vaziyet olmamış. Artık yeni sözlüklerin hepsinde “vaziyet sadece “konum veya “durum demek ve durum bundan ibaret.

    Müslüman kıbleye teveccüh eder

    Şu itiraz makûldür: Yönler sadece bulunduğumuz yere göre tayin edilmez. Üzerinde yaşanmasa bile baktığınız, yöneldiğiniz, teveccüh ettiğiniz bir merkeze nisbetle de yönünüzü belirleyebilirsiniz. Doğru ama teveccüh ettiğiniz merkez -ki dinî ıstılahta bu “kıbledir- Avrupa ise, bu “doğru bizim için bir mazeret değil “mazarrat olabilir ancak. Zira teveccüh; “yakınlık, muhabbet ve hürmet duyduğu, hoşlandığı için bir şeye yönelme demektir. Bir merkezi kıble ittihaz etmek, hatt u hareketimizde o merkezin temsil ettiği değerleri esas almak manâsına gelir. Bu sebeple müslümanın kıblesi yani yönü ve istkâmeti Kâ'be'dir . Zira Hadîs -i Şerîf'te de buyurulduğu gibi “Sizden biri Kâ'be'ye yöneldiği zaman Allah'a yönelmiş olur.

    Vaz '-ı yed eylediğimiz devirlerde Kâ'be hem maddî hem manevî bakımdan müslümanların merkez kabûl ettiği mukaddes bir mekândır. İslâm tarihinde mevzi' tesbitler haricinde umumî olarak mağrib ve meşrık ayırımı Hicaz merkezli yapılmış, müslüman toplulukların coğrafyasını belirtmek için kullanılmıştır. Osmanlılarda Kuzey Afrika'ya “ Mağrib ; Tunus, Cezayir ve Trablusgarb'a , ki Osmanlı'ya bağlı muhtar eyaletlerdi, “ Garb Ocakları denirdi. “Şark yani doğu ise Irak'la başlardı.

    Kâ'be , müslümanların teveccüh ettiği mukaddes bir merkez mevkii ile belirleyici olduğu gibi, nerede yaşarsa yaşasın bütün müslümanların “haremi, yani “evi olmakla, aynı zamanda “bulunulan yer hükmündedir; cihetimizi bu vasfıyla da tayin eder. Nitekim Kâ'be'nin dört köşesi dört ana yönü gösterir.

    Bakara sûresinde “kıble âyetlerinin bulunduğu kısımda Cenâb -ı Hak müslümanlara hitaben, “Sizi insanlar üzerine şâhitler kıldık. buyurur. Müfessirler buradaki “ şahitlikin nümûne -i imtisâl olmak manâsına geldiği hususunda müttefiktirler ve bu mesûliyetin kıble ile münasebeti vardır. Zira şuurlu bir hâl ile kıbleye yönelmek, sırât -ı müstakîm üzere olmaktır. Müslümanlar ancak böyle bir yöneliş hâlinde istikâmetini ve hedefini şaşırmış insanlara örnek olabilirler. Dolayısıyla “Yakın Doğu, Orta Doğu, Uzak Doğu gibi tabirler nasıl ve neye göre tayin edilmiş olursa olsun, artık yaygınlaşmış, birer özel isim hâline gelmiştir yahut Batı âlemi, düşüncesi, tekniği, ekonomisi, siyaseti ile bütün dünyanın merkezidir; ekseriyet gibi biz de buraya teveccüh etsek ne çıkar? deme hakkına sahip değiliz.

    Batılı ölçülerle hareket etmenin dünyevî faydasına dair bir yığın mucip sebep saymak elbette mümkün. Kelime-i Tevhîd'in başındaki “lâ makası işte bunun için var. Kesip atmak lâzım.


    Ali YURTGEZEN

    semerkand dergisi
    Ağustos 2005
     
Yükleniyor...