Sultan Hamid in sürgüne gönderilmesi

'Tarih Bölümü' forumunda Öznur tarafından 19 Eyl 2008 tarihinde açılan konu


  1. Sultan Hamid in sürgüne gönderilmesi

    [Bir Pazar ak şamı saat 19.30 da yine aynı merdivenlerden çıkıyorum. Bugün işiteceklerimin heyecanı içindeyim. Yanımda bir de kitap götürdüm. Bu kitap, lisede dersimize gelen Hüseyn Hilmi Işık efendinin yazdığı ve bana hediyesi olan Seadet-i Ebediye adındaki kitap idi. Eve girdim. İhtiyar sultan efendinin elini öptüm. “Oğlum, bugünlerde pek iyi değilim” diyordu. “ Şimdi senden bahsediyorduk, sen geldin” dedi. Biraz elimdeki kitaptan bahsettim ve kitabın sonunda bulunan Sultan Abdülhamîd Han’ın hayatını okumağa başladım. Hayretten dona kaldılar. Ve her satırı için “Doğru, aynen böyledir!” diyorlardı. Hele Hareket ordusunun İstanbul’a gelişi bahsinde şunları anlattılar:]

    Hepimiz Yıldız Sarayındaydık. Sağımıza solumuza kurşunlar yağıyordu. Haremağaları aman gürültü yapmayın, ortalarda dolaşmayın diyorlardı. Ne hikmetse hiç birimize bir şey isabet etmiyordu. İçerde muhafız askerlerin olduğunu zannediyorlardı. Cennetmekân çok üzülüyor ve sıkılıyordu. Kaç kerre kendisine teklif ettiler, “İzin verin, bunları def edelim” dediler. Fakat o, her zaman “Nefsim için tek bir vatandaşımın burnunun kanamasına râzı olmam, kaldı ki kan dökülmesi.. Bırakın, dokunmayın” diyorlardı. Ve bir taraftan da eşyalarını hazırlıyor, toplanıyordu. Çırağan sarayına taşınacağını ümit ediyordu. Kardeşi Sultan Beşinci Murad da aklını kaçırdıktan sonra orada kalmıştı. Hiç aklına gelmezdi ki onu Selânik’e çıkaracaklar… Bir gece yarısı âniden sarayın bütün kapıları kapandı. Sadece o anda ayakta olan hanımları üstlerindeki elbiseleriyle ve Cennetmekânı da orada üzerine aldığı bir elbisesiyle arabalara doldurdular. Her şey son derece sessiz idi ve ancak göz gözü görecek kadar ışık vardı. Çocuklarından da 3 yaşındaki Âbid efendi yanlarındaydı. “Öteki oğlumu da getirin” diyerek Ahmed Nureddin’i, oğlumu istiyorlardı. Lâkin kapılar kapanmıştı ve biz de diğer odalardan birinde idik. Selânik’e gittiklerinde, ancak oradan bir şeyler satın alıp, çamaşır değiştirme imkânını bulabilmişler. Çünkü âdetleri o idi ki, kat’iyyen aynı çamaşırı iki gün üst üste giymezlerdi. Her gün yıkanırlar ve yeni temiz çamaşır giyerlerdi. O zaman başlarında Fethi (Okyar) bey muhafız reisi idi. Birgün İstanbul’a geleceği tutmuş. Sırf takılmak için bahçede oynayan Şehzâde Âbid efendiye, “İstanbul’a gidiyorum, sana ne alayım?” diye sormuş. Arapdadılar da etrafta, renkten renge giriyorlarmış. Çocuğa bir şeyler yapmasın, yanlış bir şey söylerse, böyle öğretiyorlar demesin diye, siyah renkleri neredeyse beyaz olacakmış zavallıların. Çocuk, hiç düşünmeden; “Kılınç isterim” demiş. “Peki ne yapacaksın onu?” diye sormuş. Şehzâde Âbid efendi: “Babamın düşmanlarını keseceğim” deyince Fethi bey “Yılan ın oğlu yılan olur” demiş.

    Sırtındaki elbisesiyle apar topar Selânik’e sürüldükleri zeman Alâtini köşkünde şöyle bir rüyâ görmüşler: Bütün gökyüzü kana boyanmış, ortasında küçük bir mavilik. Hemen uyanmışlar. Etrafında olanlara “Yakında dünya umumî bir harbe girecek. Gökyüzünü kıpkırmızı gördüm. Ortasındaki küçük mavilik benim memleketim olsa gerektir” demiş ve ellerini açarak “Ya Rabbi, vatanımı ve milletimi sen koru” diye dua etmiştir.