Türkiyede Anayasaların Tarihi

'Türkiyem' forumunda anniccha tarafından 9 Eki 2010 tarihinde açılan konu

  1. Türkiyede Anayasaların Tarihi

    Magna Carta (1215) ile dünyanın Anayasa hareketlerine öncülük etmiş olan İngiltere başta olmak üzere, hemen bütün demokrasi mücadelesi yapan ülkelerde anayasal metinlerin tek amacı olmuştur: İktidardaki mutlak hükümdarın yetkilerinin sınırlanması. Bunun tabii sonucu da hükümdar karşısında, vatandaş hak ve özgürlüklerinin sınırlarının genişletilmesidir.

    Türkiye'nin siyasal gelişmesi içinde de anayasal hareketler yukarıdaki çizgiyi izlemiştir. Buradaki anayasal hareketler deyimi geniş onlamda kullanılmış olup, yalnızca Anayasa yapılması ile ilgili değildir. Osmanlı-Türk tarihinin iik Anayasa'sının 1876 tarihini taşımasına rağmen, anayasal hareketler çok doha önceleri başlamıştır.

    Anayasal hareketler, yukarıda da değindiğimiz gibi, talepte bulunanlar açısından bir tür hürriyet mücadelesidir. Başlangıçta bu, hükümdar tebaasının (subject), vatandaş (citizen) olma, vatandaş statüsüne kavuşma çabasıdır. Hükümdara karşı girişilen mücadele sonunda, hükümdarın tebaası olmaktan kurtulan kişi, devletin vatandaşı olmaktadır. Bundan böyle vatandaş bir takım haklara ve hürriyetlere kavuşmakta ve haklar, hükümdarın tekelinden çıkarak vatandaşlarla paylaşılmaktadır. Bir kısım haklarını vatandaşlarıyla paylaşmak zorunda kalan hükümdarın haklarının alanı, doğal olarak, daralmaktadır.

    Senedi İttifak

    Bu açıdan bakıldığında, Osmanlı tarihinde rastlıyacağımız ilk belge Senedi İttifak'tır: Senedi ittifak, Padişah II. Mahmut'la Anadolu va Rumeli ayanı arasında imzalanmış bir pakttır. Osmanlı tarihinde ilk kez; bu belgeyle bir padişah, devletin bozuk durumunu düzeltmek üzere, taşra teşkilatındân yardım istemektedir. Taşra teşkilatının yani Anadolu ve Rumeli Beylerinin sağlıyacağı bu yardım tek taraflı değildir. Bunâ karşılık, Padişah da vatandaşlarına bir takım taahhütlerde bulunmakta, mükellefiyet altına girmektedir. Yani Padişah artık eskiden olduğu gibi, dilediği şekilde hareket hakkına sahıip değildir. İki tarafşı bu anlaşmayla Padişahın hakları, az da olsa daraltılmıştır. Bu suretle ilk defa mutlak iktidar, sınırlı bir iktidara dönüşmeye başlamıştır.

    Tanzimat Fermanı

    Yine Anayasa hareketleri açısından, Osmanlı döneminin ikinci önemli belgesi 1839 tarihli Tanzimat Fermanı vaya diğer adıyla Gülhane Hattı hümayunu'dur. Bu da tabii ki bir Anayasa değildir. Fakat anayasal gelişmeler içerisinde önemli bir yeri olan bir belgedir. Gülhane'de yabancı devlet temsilcileri önünde okunan bu fermanla Osmanlı vatandaşlarına can ve mal güvenliği konusunda güvenceler verilmekte; askerlik ve vergi konularının daha adil bir şekilde düzenlenmesi öngörülmektedir.

    Bütün bunları gerçekleştirmek için Meclisi Ahkamı Adliye isimli bir kurulun oluşturulması da Tanzimat Fermanı'nda karar altına alınmıştır. Padişah, Fermanın sonunda; yeni çıkacak kanunlara uyacağını belirtmiş, bunlara aykırı hareket etmeyeceğine Allah üzerine yemin etmiştir.

    Senedi İttifak'ın Padişah'la Ayan arasında imzalanan iki taraflı bir pakt olmasına Karşılık, Tanzimat Fermanı, Padişah'ın tek taraflı iradesiyle tebaasına tanıdığı hakları ihtiva eden bir belgedir. Burada Padişah, bir çeşit ''auto-limitation'' yoluyla kendi haklarını kendisi sınırlandırmaktadır.

    Diğer Fermanlar

    Tanzimat Fermanı'ndan sonra iki ferman daha çıkarılmıştır. Bunlardan birincisi Padişah Abdülmecit'in Babıali'de okuduğu 1845 tarihli Hattı Hümayun'dur. Daha önce vaad edilen kanunların çıkarılmadığını vurgulayan bu fermanda Padişah, gerekli düzenlemelerin yapılması için direktifler vermektedir.

    Bunu takiben, 1856'da çıkarılan Istahat Fermanı da yine bir takım yasal düzenlemelerle imparotorluğun sorunlarına çözüm arayan önemli bir belgedir.

    Anayasaların hazırlanış şekillerinden biri olan ve ''ferman usulü'' denen bu yöntemle hazırlanan bütün bu fermanlar, Türkiye'nin anayasal gelişmesi içerisinde, birer nirengi noktasıdır.

    1876 Kanuni Esasisi

    Osmanlı-Türk tarihinin ilk Anayasası 1876 tarihli Kanunu Esasi'dir. Bu Anayasa, dinci, monarşik bir devlet şekli kabul etmektedir. Padişahın, o zamana kadar fermanlarla sınırlanmış da olsa, tek başına kullandığı otorite bundan böyle, Padişahla meclis arasında taksim edilmektedir.

    Bu Anayasa ile yasama yetkisi, Meclisi Umumi adı verilen ve Heyeti Ayan ile heyeti Mebusan adlarında iki meclisten oluşan bir organa verilmiştir. Yani 1961 Anayasası'nda olduğu gibi, iki meclis sistemi kabul edilmiştir.

    Ayan Meclisi, İngiltere'nin Lordlar Kamarası'na benzetilerek, üyelerinin kaydı hayat şartıyla Padişah tarafından, doğrudan doğruya, atanması esası kabul edilmiştir. Ayan azası olabilmek için 40 yaşını doldurmuş, işleri ve eserleriyle memleketin güvenini kozanmış, devlet işlerinde iyi hizmeti ile tanınmış olmak koşulları aranmıştır.

    Mebusan Meclisi'nde müzakere ve kabul edilen kanun lâhiyaları daha sonra Ayan Meclisi'nde görüşüşür. Ayan Meclisi, önüne gelen kanun tasarılarını şeriata, Padişahın hak ve ayrıcalıklarına; hürriyetlere Anayasa hükümlerine, devletin bütünlüğüne, ülkenin iç güvenliğine, genel ahlâkcı aykırı hususlar görürse bu tasarıları kesin olarak red eder veya değiştirilmek üzere Mebusan Meclisi'ne geri gönderir. Kabul ettiği kanun tasarılarını ise Padişahın tastikine sunmak üzere Sadrazam'a havale eder.

    Mebusan Meclisi, her elli bin erkek vatandaşa bir temsilci olmak üzere, seçilecek kimselerden meydana gelir. Seçme ve seçilme hâkkı yalnız erkeklere tanınmıştır. Mebusan Meclisi üyeliği için 30 yaşın doldurulmuş olması gerekir. Seçim dönemleri 4 yıldır.

    Yürütme Organı: Bu organın başı Padişah'tır, Padişah bu yetkisini bakanları vasıtasile kullanır. Bakanların göreve atamaları ve yerlerinden alınmaları tamamen Padişah'ın yetkileri içerisindedir. Padişahlık ise veraset yoluyla babadan oğula intikal eder. Padişah'ın hak ve yetkiteri son derece geniştir. Bunların arasında Meclisi Mebusan'ın feshi, harp ve sulh yapma, yabancı devletlerle andlaşmalar imzalama, silâhlı kuvvetlere kumanda etme gibi yetkiler vardır.

    Yürütme organının diğer kanadı ise Sadrazam, Şeyhülislâm ve vekillerden oluşan Bakanlar Kurulu'dur. Bakanlar Kurulu Padişah taraıfından tayin edildiği gibi yine onun tarafından görevden de alınabilir.

    Meclisle Bakanlar Kurulu arasında bir anlaşmazlık çıktığı taktirde Padişah, Bakanlar Kurulu'nu değiştirebileceği gibi, onları haklı gördüğü taktirde Meclisi de feshedebilir.

    Padişah'a çok önemli bir yetki de 113. madde ile tanınmıştır. Bu maddeye göre Padişah, hükûmetin güvenliğini tehdit ettikleri anlaşılan kişileri, ülkenin çok uzak yerlerine sürgüne gönderme hakkına sahiptir. Nitekim Padişah, bu hükme dayanarak bir çok sürgünler yapmıştır.

    1876 Anayâsası, 1903 ve 1914 tarihlerinde iki kez değişikliğe uğramıştır. 1909 değişikliğinde, Meclis'in feshi ile ilgili 35. madde değiştirilerek Meclis'in ağırlığı artırılmış ve feshi zorlaştırılmıştır. Bunun yanı sıra, Padişah'a vatandaşları sürgün etme yetkisi veren ünlü 113. madde de yürürlükten kaldırılmıştır. Böylece Padişah'ın yetkileri biraz daha daraltılırken, parlemonter rejime doğru meyil de artırılmıştır.

    1914 yılında Kanunu Esası iki defa daha değiştirilmiştir. 7, 35, 43 ve 102. moddelerle ilgili bu değişiklikler üzerinde daha fazla durmadan, anayasal hayatımızın gelişme seyrini izlediğimizde, Meclisi Mebusan'ın 16 Mart 1920'de İstanbul'u işgal eden İngilizler tarafından basılıp, dağıtıldığını görüyoruz.

    1921 Anayasası

    İstanbul'un işgal edilmesi ve Meclis'in dağıtılması üzerine 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi Ankara'da toplanmıştır. Toplanan yeni Meclis, yeni bir Anayasa yapılması için çalışmalara başlamıştır. 20 Ocak 1921 tarihli bu Anayasa, 24 maddelik çok kısa bir Anayasadır.

    Olağanüstü durum ve şartlar içerisinde hazırlanan bu Anayasa ayrıntılı hükümlere yer vermemiştir. Hattâ hak ve hürriyetler veya yargı gücü gibi temel konular da Anayasa'da yoktur.

    Yasama ve yürütme gücü, şeriat hükümlerinin uygulanması, kanun yapılması, uluslararası andlaşmalar yapılması, üyeleri iki yıl için seçilen Türkiye Büyük Mlillet Meclisi'nin yetkileri arasındadır. Meclis hükümeti sisteminin kabul edildiği Anayasa'da bütün yetkiler Meclis'e verilmiştir.

    Bu Anayasa'da 1923 yılında yapılan bir değişiklikle, devletin şeklinin cumhuriyet olduğuna dair bir hüküm Anayasa'ya konulmuştur. Bunun yanısıra, devletin dininin İslâm dini olduğuna dair başka bir hüküm de Anayasa'da yer almaktadır. Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilmektedir.

    1924 Anayasası

    Cumhuriyet'in ilk Anayasası 24 Nisan 1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilatı Esasiye Kanunu'dur. Bu Anayasa, o tarihten 1960 yılına kadar yürürlükte kalmış ve 27 Mayıs 1860 askerî müdahalesiyle yürürlükten kaldırılmıştır.

    1921 Anayasası gibi pek ayrıntılı olmıyan bu Anayasa da 105 maddeden ibarettir. Devlet şekli yine cumhuriyettir. Başlangıçta devletin dini, İslâm dini olarak kabul edilmişse de 1928 yılında bu hüküm Anayasa'dan çıkarılmıştır.

    Bu Anayasa da tek meclis sistemini kabul etmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi adını taşıyan bu meclis 4 yılda bir şeçilir. Seçmen yaşı 22 ve seçilme yaşı 30 dur. 1934 tarihinde kadınlara da seçme hakkının tanınmasıyla seçimlerde genel oy esası kabul edilmiş oluyordu. 1935 seçimlerinde kadınlar, ilk kez, hem seçmiş ve hem de seçilmişlerdir.

    Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından, kendi üyeleri arasından, dört yıl için seçilir. Yeniden seçilmek mümkündür. Cumhurbaşkanı Başbakanı seçer. Başbakan da Bakanları seçen Bakanlar Kurulu listesini hazırlayan Başbakan bunu Cumhurbaşkanının onayına sunar. Cumhurbaşkanı tarafından onaylanan bakanlar listesi programı ile birlikte, Meclise sunulur. Meclis tarafından kabul edilen Bakanlar Kurulu kurulmuş olur ve göreve başlar.

    Anayasa'nın 5. maddesine göre, yasama yetkisi ve yürütme gücü Türkiye Büyük Millet Mecilsi'nde toplanır. Meclis, yasama yetkisini bizzat kullanır. Yürütme yetkisini ise kendisi tarafından seçilmiş Cumhurbaşkanı ve onun tayin edeceği bir bakanlar kurulu eliyle kullanır. Meclis her zaman, hükûmeti denetleyip düşürebilir. Görüldüğü gibi, her iki yetki de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin elinde toplanmıştır. 1924 Anayasası güçler birliği ve vazife ayrılığı esasına dayanan bir Anayasadır. Oysa 1961 Anayasası'nın kabul ettiği sistem, yumuşak bir güçler ayrılığıdır.

    Anayasa'nın 5. faslı hak ve hürriyetlere ayrılmıştır. ''Türklerin Hukuku Ammesi'' başlığını taşıyan bu faslıda klâsik hak ve hürriyetlere yer verilmiştir. Bunlar, 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'nin paralelinde düşünülmüş ve konulmuş hürriyetlerdir. Haklar ve hürriyetler arasında, sosyal ve ekonomik haklardan hemen hiç bahis yoktur. Yalnızca mülkiyet hakkı, çalışma hakkı ve ticaret hakkına kısaca değinilmekle yetinilmiştir.

    1924 Anayasası 7 defa değişikliğe uğramıştır. 1928 yılında yapılan ilk değişiklikle Anayasa'da bulunan dinî ibareler çıkarılmıştır. 1931 yılındaki değişiklik bütcenin, malî yıl başlamadan en az üç ay önce Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne verilmesi zorunluluğunu getirmiştir. 1934 yılındaki üçüncü değişiklikle kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. 1937 yılı değişikliğiyle Cumhuriyet Halk Partisi'nin 6 ilkesi Anayasa'ya geçirilecek, Anayasa hükmü şekline getirilmişir. Bunun yanı sıra, her bakanlıkta bir siyasal müsteşarlık kurulmuştur. Fakat aynı yıl yapılan diğer bir değişiklikte, yararları görülmeyen, bu müsteşarlıklar kaldırılmıştır. 1945 te yapılan altıncı ve 1952 yılında yapılan yedinci değişiklikler Anayasa'nın diliyle ilgilidir. İlk değişiktikle Osmanlıca kelimeleri yeni Türkçe'ye çevrilen Anayasa, ikinci değişiklikle yeniden, eski Osmanlıca dile döndürülmüştür. Bu yedi değişikliği geçiren Anayasa, 1960 yılına kadar yürürlükte kalmış, 27 Mayıs 1960 askerî müdahalesi sonucunda yürürlükten kalkmıştır.

    1961 Anayasası

    27 Mayıs 1980 da başta bulunan iktidarı bir askeri hareketle deviren subaylar grubu örgütlenerek, kendilerine Millî Birlik Komitesi adını vermişlerdir. Millî Birlik Komitesi; kısa bir süre sonra, bir kanun yaparak, 1924 Anayasası'nın bazı hükümlerini değiştirmiş veya yürürlükten kaldırmıştır. 12 Haziran 1960 tarihli ve sayılı bu kanuna ''Geçici Anayasa'' da denilmiştir. Bu geçici Anayasa'ya göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne ait hak ve yetkiler, bu kanundan sonra, Millî Birlik Komitesi'ne geçmiştir. Millî Birlik Komitesi, 27 maddelik bu kanun uyarınca, bir bakanlar kurulu oluşturmuştur. Bu sıralarda, yeni bir Anayasa yapılması çalışmalarına başlanmıştır.

    Milli Birlik Komitesi bir takım üniversite öğretim üyelerinden bir komisyon oluşturmuş ve onu yeni Anayasa'yı hazırlamakla görevlendirmiştir. Bu komisyon bir anket hazırlıyarak, çeşitli kuruluşlara gönderip, yeni Anayasa hakkında görüşlerini almıştır. İstanbul Komisyonu adı verilen bu komisyonun çalışması uzayınca, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyeleri kendi aralarında bir Anayasa komisyonu kurarak, bir Anayasa tasarısı hazırlamaya başlamışlardır. Daha önce bitirilen bu tasarı, Millî Birlik Komitesi'ne sunulmuştur.

    Bu sırada, memleketimizde ''Kurucu Meclis'' adıyla bir meclisin kurulması ve Anayasa'yı bu meclisin hazırlaması görüşü ortaya atılmıştır. 13 Aralık 1960 tarih ve 157 sayılı yasayla Kurucu Meclis oluşturulmuştur. Bu oluşturulan Kurucu Meclis, iki meclisten meydana getirilmiştir: Birincisi meclis 27 Mayıs 1960 hareketini yapan subayların oluşturduğu Milli Birlik Komitesi, ikincisi ise Temsilciler Meclisi'dir.

    Temsilciler Meclisi halk tarafından seçilmemiş, bir takım kuruluşların, içlerinden seçip gönderdikleri temsilcilerden oluşmuştur. Bu Meclis 6 Ocak1961tarihinde Ankara'da toplanarak çalışmalarına başlamıştır. Meclisin içerisinden seçilen bir Anayasa Komisyonu, bir Anayasa tasarısı hazırlamış ve bu tasarı, Temsilciler Meclisinde görüşülmeye başlanmıştır. Burada kabul edilen tasarı Millî Birlik Komitesi'ne gönderilmiş, fakat Temsilciler Meclisi'nin kabul ettiği tasarının bir çok maddeleri, Millî Birlik Komitesi tarafından reddedilerek, tasarı geri yollanmıştır. Sonuçta yeniden tartışılan tasarı 4 Nisan 1961de kesin şeklini almıştır. 9 Temmuz 1961 de halk oylamasına sunulan bu tasarı, oylamaya katılanların % 61,5 inin olumlu oylarıyla kabul edilmiştir. 20 Temmuz 1961 tarihli Resmi Gazete'de Türkiye Cumhuriyeti Anayasası adıyla yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

    Yeni Anayasa

    Buraya kadar özetlediğimiz Türkiye'nin anayasal gelişmesinden ortaya çıkan sonuç şudur: 1808 yılından başlayarak günümüze kadar anayasal alanda hareketler hep, yönetimin yetkilerini sınırlamak amacına yönelmiştir. Bunlardan 1808 de Anadolu ve Rumeli âyanı tarafından yapılan ilk girişimden Padişah çok rahatsız olmuş ve ilk fırsatta bu sınırlamadan kendisini kurtarmıştır.

    Daha sonraki 1839 Tanzimat Fermanı, 1845 Hattı Hümayunu, 1856 Islahat Fermanları da Padişahın tek taraflı iradesiyle tebnasına lûtuf olarak tanıdığı bir takım hakları ihtiva eder. Tanınan bu haklar, dolayısıyle Padişahın yetkilerinin de tabii olarak, bazı kısıtlamalara uğraması bahis konusuydu. Fakat bu fermanlar da hiç bir zaman Padişahın yetkilerini sınırlayamamıştır. Çeşitli çevrelerin, kişiyi tebaalıktan kurtarma, vatandaş yapma yolundaki çabaları genelinde, başarılı olmamıştır.

    Osmanlı İmparatorluğu'nun çökmesi, Padişahlığın ortadan kaldırılması üzerine kurulan Türk devleti Anayasalarından ikinci olan 1921 Anayasası bütün güçleri Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde toplamak istemiştir. Böylece Padişahın o zamana kadar gelen monokratik otoritesine, resmi olarak, son verilmek istenmiştir. Bir kurula dağıtılan otoritenin belirli bir kişiden alınıp, yaygınlaştırılması amacı güdülmüştür.

    Cumhuriyetin 1924 tarihli Anayasası'nda görülen amaç da aynıdır. Ana fikir, monokratik otoriteyi ortadan kaldırmak, otoriteyi yaygınlaştırarak, demokratik bir katılım süreci içine girmektir. Yasama, yürütme güçleri arasında görev ayırımı, bunların ayrı organlara verilmesi 1924 Anayasası'nın esaslarıdır.

    Buraya kadar işaret ettiğimiz bütün bu çabalara rağmen, hukuken oluşturulan durum yani tek şahıs otoritesinin kırılması ve otoritenin belli organlara yayılması hiç bir zaman tam anlamıyla gerçekleştirilememiştir. Beş yüz küsür yıllık Osmanlı geleneği ve alışkanlığı yıkılamamıştır. 1921 ve 1924 Anayasalarının hükümlerine rağmen, 1938 e kadar büyük kurtarıcı Mustafa Kemal Atatürk'ün ve 1938 den 1950 ye kadar Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün, 1950 den 1960 a kadar da Başbakan Adnan Menderes'in kişisel otoritelesi, Meclislere rağmen, etkinliğini korumuştur. Bu durum, 1961 yılına kadar devam etmiştir.

    1961 de yapılan yeni Anayasa ile yüz yıllardan beri süregelen çabalar, kesin bir sonuca ulaştırılmak istenmiştir. Bugüne kadarki tarihimizde ilk kez 1961 de bu istem başarılı olmuş ve monakratik otorite ortadan kaldırılmıştır. Otoritenin bir tek kişinin elinde toplanması önlendiği gibi, bir grubun elinde yoğunlaşması da istenmemiştir. Otorite, çeşitli kurumlar arasında dağıtılmış, böylece on dokuzuncu yüzyıldan beri istenip, bir türlü ulaşılamayan yürütme gücünün yetkilerinin sınırlanması başarılmıştır.

    Bu varılan sonuç, özellikle aydınlar tarafından, çok uzun yıllardan beri istenen ve sürdürülen gelişme çizgisine uygun bir sonuçtur. Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana, parlemanter sisteme giden bir çizgi izlendiği doğrudur. Fakat bu gidişte başarıya ulaşıldığı söylenemez. Atatürk ve İnönü gibi olağanüstü liderlerin yararlı olan etkinlikleri, onlar sonrası liderler döneminde zararlı olmaya başlamıştır.

    1808 den beri gelen gelişme ve arayış ilk kez 1961 Anayasasıyla gerçekleşmişti. Fakat bu kez da aşırılığa kaçılmıştır. Yetkileri, bir kurul lehine, sınırlandırılmak istenen yürütmenin gücü, adeta yok edilmiştir. Anayasa'nın 4. maddesindeki ''millet egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır'' fıkrasına dayanarak, yürütmenin gücü bir çok güç odaklarıyla sınırlandırılmıştır. Bunda o kadar ifrata kaçılmıştır ki sonuçta, güçleri sınırlı bir yürütme yerine, güçsüz bir yürütme organı ortaya çıkmıştır. 1961 yılından 12 Eylül 1980 askerî müdahalesine kadar geçen süredeki olaylar göz önüne alınırsa, düzenlemenin başarısızlığının çıktığı kolayca anlaşılır. Yıllarca süren yürütme gücü bunalımı, bilindiği gibi, devlet mekanizmasını işlemez hale getirmiş ve giderek vahimleşen durum, bir askerî müdahaleyle ancak sona erebilmiştir.

    Diğer bir önemli nokta, bugüne kadar sürdürülen, parlemanter sistem kurma, yürütmenin yetkilerini iyice sınırlayıp, hak ve hürriyetleri mümkün olduğu kadar artırma çabaları, bir elit tarafından yürütülmüştür. Bazan çalışma, bazan mücadele şeklinde yürütülen bu çabalar, büyük halk kitlelerinin dışında cereyan etmiştir. 1808 Senedi İttifakı, 1839 Tanzimat Fermani ve diğer fermanlarla 1876, 1921, 1924 ve 1961 Anayasaları halktan ve alttan gelen istem ve tepkinin değil aydın grupların eseridir. Halk tarafından benimsenmeleri bahis konusuysa da halk tarafından başlatılmış olmaları söz konusu değildir.

    O halde bugüne kadar, aydınların öncülüğünde, sınırlandırılmış bir yürütme istikametinde yapılan denemelerden 1961 Anayasası hariç, hiç biri başarılı olamamıştır. Bu en son deneme başarılı otmakta beraber, o da ifrata kaçması nedeniyle, uygulamada aksamıştır. Uzun yıllar hedefine varamayan bir gelişme sonuçta, 1961 Anayasası'nda istenen noktaya ulaşmıştır. Fakat belki de yüzyılların mücadelesinin verdiği birikimle, istenen değişikliğin dozunu kaçırmıştır. Böylece yürütme, yüz elli yıldan beri beklenen ve istenenin ötesinde, ortadan kalkma gibi, bir noktaya getirilmiştir.

    Bu nedenle yeni hazırlanacak Anayasa'da toplumun tarihsel gelişme çizgisine uygun bir düzenleme yapılmasına dikkat edilmelidir. Yapılacak olan, belirli yetkilere sahip etkin bir yürütmeyi parlemantoyla bağdaştırmaktır. Bunun, başkanlık veya yarı başkanlık sistemleriyle gerçekleştirilmesi akla gelen ilk yoldur. Yalnız, gerek başkanlık, gerekse yan başkanlık sistemleri, Türkiye'nin çok uzun yıllardan beri izlediği tarihsel çizgisine uymayan sistemlerdir.

    Sonra, başkanlık sistemi her ne kadar A.B.D. de yüzyıllardan beri başarıyla uygulanıyorsa da Amerika dışarıda özellikle Lâtin Amerika ülkelerindeki uygulaması hiç başarılı değildir. Nitekim bu yüzden aynı sistemi Âmerika Birleşik Devletleri dışındaki uygulamasına siyaset bilimciler, başkanlık (Presidential) sisteminden ayırmak için ayrı bir ad vermişler başkanlıksı (Presidentialiste) sistem demişlerdir. Bu, başkanlık sisteminin dejenere olmuş ve bütün yetkilerin, fiilen başkanın elinde toplanmış olduğu şeklidir.

    Daha önce 1919 Weimar Anayasası'nın kabul ettiği günümüzde Fransa'nın uyguladığı yan başkanlık sistemi ise Weimar'da başarılı olamamış; Fransa'da durmadan eleştirilen bir sistemdir. Sistem olarak henüz tamamen yerleşip, son değerlendirilmesi yapılmış değildir. Fransa'da 1958 koşullarının ve General De Gaulle'ün kişiliğinin karışımıyla ortaya çıkan bu formülün, ayrı bir sistem olup olmadığı bile tartışılmaktadır. (Bk. Andre Hauriou: Droit Constitutionnel, Paris 1980, s. 881)

    O halde sorunun çözümü, yepyeni bir sistem tercihinde değil, fakat bugüne kadar uygulanmak istenen ama uygulanamayan sistemle ıslahındadır. Bu sistem de baştan beri özlemi çekilen parlementer sistemdir. Yalnız, parlementer sistem öyle tesis edilmelidir ki yürütme gücü ve onun başı olan cumhurbaşkanının yetkileri artırılmalı ve İngilizlerin çok öğdükleri ''denetim ve dengeler'' (cheks and balances) mekanizması sağlam bir şakilde tesis edilmelidir.

    Buraya kadar özetlediğimiz bütün bu hususları göz önünde tutarak, şimdi, Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu'na üniversiteler, yüksek yargı organları, valilikter, çeşitli kurum ve kuruluşlardan, yeni yapılan Anayasa ile ilgili olarak gelen görüş ve önerileri inceleyebiliriz.
     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 26 Şub 2017
Yükleniyor...